Google+
kaligrafi sitesi full background
   
   

12-OSMANLI KAĞIDI VE MÜREKKEBİNİN SIRRI

Şöhreti, dünyayı tutan hattatlarımız bu suretle hazırlanmış olan kâğıtlara, en ziyade siyah mürekkeple yazarlardı. Bu mürekkep, yüzyıllar boyunca ne solar, ne
de bozulur, zira esası kömürdür…

Arşivlerde, kütüphanelerde ve şahıslarda saklanan kâğıttan mamul arşiv malzemesi ile kütüphane malzemesinin asırlarca sapasağlam günümüze kadar dayanmaları hakkında, o zamanki adıyla ‘Başbakanlık arşivi’ Eski Genel Müdürü Mithat Sertoğlu 1957 yılında Yeni Tarih Mecmuası’nda yayınladığı makalesinde aynen şunları dile getirmektedir:
Eskiden imal olunan kâğıtlar, aslında cilalı olmazlardı ve doğrudan doğruya üzerlerine yazı yazılamazdı. Zira pürtükleri kalemin istendiği şekilde yürümesine mani olduğu gibi cilasız kâğıt, mürekkebi emerek yayardı. İşte eski hattatlar bunun için, kullanacakları kâğıtları evvela işleyerek mükemmel bir hale getirirlerdi. Bu suretle kâğıt hem mürekkebi emip yaymaz hem de kalem, üzerinde istendiği gibi yürürdü. Üstelik bu sayede yanlış yazılan bir şeyi silmek ve yerine doğrusunu yazmak veya yazının arzu edilen yerine rötuş yapmak da mümkün olurdu. Bundan başka, yapılan bu ameliye kâğıdın havayla irtibatını keserek yüz yıllar boyunca çürümesini engellerdi, Bu şekilde islenmiş bir kağıdın, dört, beş yüz sene sonra bile sağlamlığını ve hatta yeniliğini muhafaza etmiş olduğunu şahsen pek çok gördüm. Kâğıdı bu şekilde işlemek ve bu hale getirmek için başlıca iki ameliyeye başvurulurdu. Bunların birincisine ahar, ikincisine mühre ameliyesi denirdi. Ahar, kâğıdın üzerine muayyen bir madde sürmek, mühre ise sert bir cisimle, ekseriya hususî şekilde hazırlanmış çakmak taşıyla veya başka neviden bir taşla aharlı kâğıdı cilalamaktır.

Aharın pek çok nevileri vardır. Bunlardan birkaç tanesini tarif edelim:

Beyaz şap iyice dövüldükten sonra kaynar suya atılır. Bir müddet kaynar. Sonra derinliği az bir kaba boşaltılarak kâğıt buna daldırılır ve gölgede kurutulur. Sonra beyaz nişasta yine su ile kokusu kalmayıncaya ve zeytinyağı derecesinde koyulaşıncaya kadar kaynatılır. Bu da derinliği az bir kaba konduktan sonra şaplanmış ve kurumuş olan kâğıt bu sefer buna daldırılır ve yine gölgede kurutulduktan sonra sertçe mührelenir. Bu usulde hazırlanan kâğıt, en az üç ay dinlendikten sonra kullanılmalıdır. İki üç sene durursa, fevkalade elverişli olur. Bu ahar, gayet beyaz ve berraktır. Beş kısım balık tutkalı, iki kısım Arap zamkı, üç kısım Edirne tutkalı bir arada ıslatılıp üç gün bekletilmeli, sonra yüz kısım suda iyice kaynatılıp kâğıt sıcak iken buna daldırılmalı. Gölgede kurutulup fazla bekletmeden mührelemeli. Kâğıt çok parlak ve dayanıklı olur. Fazla beklemeden kullanılabilir. Lakin birincisi kadar beyaz bir ahar değildir; harcıâlem İşler içindir. Palamut ağacının kökünü bir bez parçasına sarıp bir kapta iyice kaynatmalı. Sonra bezi bu kaptan çıkarmayarak birkaç gün haliyle bırakmalı. Kâğıdı bununla aharladıktan sonra çok ince mührelemeli. Bu da gayet parlak ve güzel olur. Üstelik kalemin fazla kaymasına engel olur ki, bu hattatlarca makbuldür ve buna kalemgîr denir. Meşhur hattat Karahisarî bu aharı kullanır ve pek beğenirmiş:
Hatmi çiçeği bir şişeye konup üzerine su doldurulacak. Dört beş gün bu halde bırakıldıktan sonra bir kaba aktarılıp kaynatılacak. Sonra süzülüp tekrar kaynatılacak. Kâğıtlar bununla aharlanacak. Gölgede kurutulup sertçe mührelenirse gayet berrak, parlak ve kalemgîr olur.
Yumurta akı da ahar için kullanılmışsa da zamanla çatladığı ve rutubetten müteessir olduğu için fazla rağbet bulmamıştır. Bir kâğıdın aharı çok gelirse, evvela soğuk sudan geçirilip kurutulur, sonra sıcak sudan geçirilip kurutulduktan sonra mührelenirse normal hale gelir. Ahar, maksuda göre birkaç tabaka halinde sürülürdü. Mesela, talik denilen yazı nevi İçin kalın ahar kullanılırdı. Bu yüzden, talik aharcıları ayrı idi. Bugün ele geçen talik aharlı kâğıtların üzerinde Remzi, Seyit Ahmet, Kadri, Memduh gibi üstatların soğuk damgalarına rastlamak mümkündür. Mamafih, pek kalın ahar er geç çatlamaya mahkûmdur. Ahar ekseriya iki tabaka olarak sürülür ve bu kâğıtlara çifte aharlıdan galat olarak çiftali denirdi. Kitap için kullanılacak kâğıdın iki tarafı bir veya iki kere, levha için kullanılacak kağıdın yalnız bir tarafı üç veya dört kere aharlanırdı.

Kâğıtların nevine gelince, bunlar aşağı cinsten yukarı cinse doğru şöyle idi:

l- Haşebî, 2- Dımışkî, 3- Semerkandî, 5- Devletabadî,
5- Hatayi, 6-Adilşahî; 7- Harirî-i Samerkandî; 8- Hindî, 9-Nizamşahî, 10- Kasımbegî, II- Harîrî-i Hindî. 12-Günî-i Tebrizî, 13- Muhayyer, 14- Sultanî

Bunların içinde, Sultanı, Harîrî-i Hindî ve Harîrî-i Semerkandî nevileri ipekten mamuldü. Günî-İ Tebrizî ve Muhayyer İran’da yapılırdı ve renkleri şekerrenk, yani açık sanı ile krem rengi arasıydı. Semerkandî denilen nev’in menşei İse Semerkand olup esmer, kabaca lakin gayet sağlam bir kâğıttı.
Kâğıtlara renk vermek istenirse, bu iş aharlanmadan evvel yapılırdı. Bunun için daha ziyade nebati boyalar kullanılırdı. Bakkam, gelincik çiçeği, ayva yaprağı, susam çiçeği, badem yaprağı, soğan kabuğu vb. arzu edilen renge göre kaynatılıp kâğıtlar buna daldırılır, kuruduktan sonra aharlanıp mühürlenirdi. Daha sonraları ise, madenî boyalar da kullanılmıştır. Altın, gümüş veya kalay tozunu tutkalla karıştırıp aharlanmış kâğıda sürerek pek sert mühreden geçirmek suretiyle bilhassa Semerkandî kâğıdı böyle madenle kaplanmış hale getirmek mümkündür. Bu terkibe, biraz da nişasta ve hatmi tutkalı karıştırılırsa, kâğıt ne kadar eğilip bükülse maden üzerinden dökülmez, çatlamaz, pek parlak ve güzel olur, üzerine hem yazı yazılır; hem de resim yapılabilirdi. Herhangi bir aharın terkibine bir miktar hanzal suyu denilen Ebucehil karpuzu adlı nebatın zehirli usaresinden ilave edilirse o kağıt güve vesair haşarat tarafından yenmekten kurulurdu.
Şöhreti, dünyayı tutan hattatlarımız bu suretle hazırlanmış olan kâğıtlara. En ziyade siyah mürekkeple yazarlardı. Bu mürekkep, yüzyıllar boyunca ne solar, ne de bozulur. Zira esası kömürdür. Tek mahzuru ise, rutubete dayanıklı olmamasıdır. Yazıldığından beş yüz sene sonra bile ıslandığı takdirde yazıların bozulması işten değildir. Buna karşılık rutubetten korunursa, asırlarca sabit ve mükemmel bir halde kalır. Bu mürekkebin yapılışı ise bir alemdir. Biraz da bundan bahsedelim.
Gayet halis bezir yağı toprak çanaklara doldurulmalı. Sonra bu çanakları hiç rüzgârsız bir yerde ağızlarına kadar toprağa gömmeli Serçe parmağı kalınlığında bir fitil koyup tutuşturmalı. Üzerlerine birer toprak çanak kapatmalı. Biraz sonra açıp çanakta biriken isi tavuk tüyü ile genişçe bir kâğıda almalı ve bu işe, yağ sona erinciye kadar devam etmeli. Is bu şekilde elde edilince iki üç kat sünger kâğıdına sardıktan sonra çiğ ekmek hamurunun ortasına koyup fırınlamalı. Bu suretle ekmekle beraber pişen isin yağı ve sertliği kaybolur. Sonra bu isi on misli miktarında süzülmüş bal kıvamında Arap zamkı ile bir taş havana koymalı. Bir taraftan ise mazı suyu, nar kabuğu suyu ile zac-ı Kıbrıs suyunu müsavi miktarda karıştırıp dörtte biri kadar demir pası ile iyice kaynatmak. Sonra soğutup havandaki halitaya katmalı. Yavaş yavaş dövmeye başlamalı. Bu şekilde bir hafta kadar dövmeli. Sonra o ağacın meyvesinin suyunu buna katıp nar dirhem gül suyu safran ve mersin bir saat kadar dövdükten sonra süzmeli ve tekrar havana koymalı, işte asıl mesele bundan sonra başlıyor. Şimdi bu mürekkep havanda -en az on bin tokmak olmak üzere- ne kadar fazla dövülürse, o kadar iyi olur. Yirmi bin tokmak yerse vasat derecede bir mürekkep hasıl olurdu. Elli bin tokmak ala mürekkep verirdi. İçinde tokmağı bulunan ve sallandıkça mürekkebi döven hususî kapalı taş havanlara mürekkep konur ve uzun yolculuklara çıkan kervanlardan birinde bir devenin sırtına bağlanırdı. Deve yürüdükçe mürekkep dövülürdü. Böylece Bağdada bir gidiş geliş iki yüz bin tokmak sayılırdı. Bu suretle is, zamkın içinde gittikçe eriyerek daha ince bir mürekkep hasıl olur. Böyle mürekkeplerin hem akışı muntazam, hem pürüzsüz ve hem de kalemle kağıt arasında kayıcı idi.

Başka bir usul:

Çiçekte iken dövülmüş nar goncalarından yirmi beş dirhem almalı, Yirmi dirhem zac, altı dirhem anzurut, altı dirhem kaya tuzu, altı dirhem kâfur otu. On iki dirhem mersin otu, altı dirhem öküz kuyruğu çiçeği, yirmi dirhem nöbet şekeri, elli dirhem siyah mazı ile birlikte bir çömleğe konarak demir pası ve sirke ile kaynatılmalı ve süzerek yirmi beş dirhem is ve altmış dirhem zamk katıp bir havana koymalı. “Döv dövebildiğin kadar. “Meşhur hattat Yakut ile Amasyalı Şeyh Hamdullah bu mürekkebi kullanırlarmış. Buna bir miktar gül suyu, safran ve iki çekirdek kadar misk katılırsa anzurut’un fena kokusu kaybolur.
Renkli mürekkeplerde zamk yerine çövenin kaynatılmasından hasıl olan çöven suyu kullanılırdı. Kırmızı mürekkep İçin buna kırmız ve lotor denilen şekerci boyası katılıp birlikte kaynatılırdı. Mavi mürekkep için ise çivit ve üstübeç kullanılırdı.
Koyu mavi için laciverd-i hindi denilen boya, sert sirke ile dövülüp süzülür ve çöven suyu ile kaynatılırdı. “On dirhem kalay iyice ezilip ufalanır, bir bardak suda kaynatılır, suyun yarısı süzüldükten sonra üç dirhem safran katılır, tekrar kaynatılır, sonra iki dirhem zamk katip soğuyuncaya kadar çalkalanırsa altın renkli ve onun gibi parlak ve bulunmaz bir mürekkep hasıl olur. “Tabii, hakikî altın mürekkebi bu değildir. Bunun için pek ince altın tozu saf gül suyunda ıslatılır ve zamk ile en az bir hafta dövülür. Lakin bu pek pahalı olduğundan altın mürekkebi yerine ekseriya yukarıdaki terkip kullanılırdı.
Mürekkebin ne şekilde hazırlandığını, alası ve ednası ne şekilde olduğunu Mithat Sertoğlu’nun bu makalesinden öğrenmiş bulunuyoruz. Biz de mürekkeple alakalı rastladığımız 1629 tarihli bir belgeyi burada nakletmek İstiyoruz.
Bu belgeye göre; mürekkebin çok daha kıymetli ve imalinin zor olduğu o devirlerde, mürekkep imalıyla alakalı bir dizi usul ve muamele belli bir nizam altına alınmış ve imalatın bu usule göre yapılması şartı getirilmiştir. Ayrıca fakir ve zengin halkın alabileceği iki çeşit mürekkebin yapılması da şart koşulmuştur.

Mushaf-ı Şerif ve sair kitapları yazmakla ve ilimle meşgul olanlara medar olmak için işbu nizamname düsturulamel olmak üzere tertip edilmiştir. Bir müddet önce mürekkepçilerin mürekkep imalatlarıyla alakalı bir görüşme yapılmış ve onların da ittifaklarıyla mürekkebin nasıl hazırlanacağı ve iyi hazırlanmış bir mürekkebin okkasının iki yüz akçe olması kararlaştırılmıştı. Ancak sıra işe gelince; yaptıkları mürekkebin istenilen evsafta olmadığı görüldü. Bu yüzden mürekkebin iyisini kötüsünü ayırt edebilen hattat efendilerden istifade olunması tavsiye edildi. Bu iş için, en meşhur hattatlardan Seyyid Abdullah Efendi ile Mehmed Efendi’nin mürekkepçi esnafına nezaret ve yapılan mürekkepleri tetkik etmeleri ve istenilen evsafta imalat yapmayan mürekkepçinin şiddetle cezalandırılması kararlaştırılırdı.

Mürekkebin nasıl hazırlanacağını burada bir daha tekrar ediyoruz:

Aşağıdaki malzemeler tamam olduktan sonra on gün boyunca günde onar bin tokmak vurula ki toplam kırk bin tokmak eder. Mürekkep berrak ve rengi siyah olmalıdır. Rengi boz ve bulanık olmayıp kâğıda yazıldığında ele takılmamalı pürüzsüz olmalıdır. Hatta bu mürekkep imtihana tabi tutulup bir şişe içinde hafif ateşte ısıtılır ve üzerine biriken zamk alınırsa, alta biriken tortudan mürekkebin kalitesinin ehlince tespit edilebileceği hususunda Seyyid Abdullah Efendi, Mehmed Efendi, Sultan Mehmed Han Cami-i Şerifi imamı Mehmed Efendi, Üskübî Mahallesi’nde sakin İsmail Efendi, Aşık Paşa Mahallesi’nde sakin Mustafa Efendi, diğer Mehmed Efendi, Osman Efendi, Cerrahbaşı İmamı Şemseddin Efendi. İbrahim Dede ve Mehmed Efendi ittifak etmiştir.

Netice itibarıyla, aşağıda isimleri yazılı ustaların, yine aşağıdaki 12 maddenin miktarında ve vurulacak tokmağın adedinde bir değişiklik yapmaksızın elde edecekleri ala mürekkebin okkasının 300 akçe olması kararlaştırılmıştır.

Zamk-ı Arabî Kıyye 1
Düde-i Bezir Dirhem 80
Lahor-ı cud? Dirhem 10
Sabır Dirhem Aded 8
Rastık Taşı Dirhem 30
Mazı-yı Musul Dirhem 100
Mersin Yaprağı Dirhem 100
Eftimon Dirhem 3
Zac-ı Kıbrıs-ı Dirhem 25
Nebat şekeri Dirhem 15
Anzarut Dirhem 20
Meyan balı Dirhem 5

Fakir fukara alabilsin için okkası elli akçeye olmak üzre “harci” tablr edilen mürekkebin terkibi ise şöyledir:
Zamk Kıyye 1, Dude-i çamsakızı Dirhem 80, Mazı Dirhem 100, Mersin yaprağı Dirhem 100. Eftimon Dirhem 40

Hala mürekkebci taifesinin kethüda ve ihtiyarlarının isimleri şöyledir: Sultan Bayezid’de Kethüda Usta, Sultan Bayezid’de Usta, Sultan Bayezid’de Usta

[Tarih: 4 Rebiül-evvel 1039/22.10.1629] BOA. A. DVN., 25/24
Not: Bir kıyye: 1282 gram, bir dirhem: 3 gram

İlhan Ovalıoğlu – Yedikıta- Ağustos 2012